Arama Sonuçları
Search this site
Boş arama ile bulunan sonuçlar
- Orta Doğu'da Tarih öncesi Dönemdeki Mitolojiler
Orta Doğu, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış zengin bir bölgedir. Bu medeniyetlerin arasında Sümerler, Akadlar, Babiller, Asurlular, Eski Mısırlılar, Hititler ve İranlılar gibi önemli uygarlıklar bulunmaktadır. Orta Doğu'nun tarihöncesi dönemlerinde, bu medeniyetler öncesindeki zamanlara, yani M.Ö. 4. binyıla kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Tarihöncesi dönemlerdeki Orta Doğu'nun mitolojik inançları, bölgenin kültürel ve dini yapısının temel taşlarından birini oluşturmuştur. Tarihöncesi dönem, yazının henüz gelişmediği ve bilginin ağızdan ağıza aktarıldığı bir dönemdir. Dolayısıyla, tarihöncesi dönemdeki mitolojik inançlar hakkında tam bir kesinlik elde etmek zordur. Ancak, arkeolojik buluntular ve daha sonraki dönemlere ait yazılı kaynaklar, bu dönemdeki mitolojilere ışık tutmaktadır. Sümerler, Orta Doğu'nun tarihöncesi dönemdeki en önemli medeniyetlerinden biridir. M.Ö. 4. binyılda Mezopotamya'nın güneyinde ortaya çıkan Sümerler, bir dizi mitolojik hikaye ve inanç sistemi geliştirmişlerdir. Sümer mitolojisi, tanrılar ve tanrıçaların bir pantheonunu içerir. En önemli tanrılardan biri, yaratılış hikayeleri ve insanların dünyadaki yerini belirleyen Anu'dur. Diğer önemli tanrılar arasında Enlil, Ea, Nanna ve İnanna yer almaktadır. Sümer mitolojisi, insanların tanrılarla olan ilişkilerini, tanrılar arasındaki savaşları ve mitolojik kahramanları anlatan bir dizi metne sahiptir. Bu metinlerin en ünlülerinden biri, Gilgamesh Destanı'dır. Gilgamesh Destanı, Sümer mitolojisinin ve tarihöncesi döneminin en eski edebi eserlerinden biridir. Eski Mısır mitolojisi de Orta Doğu'ya yakın bir bölgede gelişmiştir. Eski Mısırlılar, tarihöncesi dönemden itibaren mitolojik inançlarını geliştirmişlerdir. Eski Mısır mitolojisi, tanrılar, tanrıçalar, yaratılış hikayeleri, ölüm sonrası yaşam ve günlük hayatta önemli olan kavramlar üzerine odaklanmıştır. Örneğin, güneş tanrısı Ra, yaratılış ve günlük yaşamın koruyucusu olarak büyük bir rol oynamıştır. Diğer tanrılar arasında Isis, Osiris, Horus ve Seth yer almaktadır. Eski Mısır mitolojisi, firavunların tanrılarla olan ilişkilerini ve onların ölüm sonrası yaşamlarını vurgulamıştır. Piramitler, Eski Mısır mitolojisinin bir yansıması olarak inşa edilmiştir. Orta Doğu'da Tarih öncesi Dönemdeki Mitolojiler Orta Doğu'nun diğer bölgelerinde de tarihöncesi dönemde mitolojik inançlar bulunmaktadır. Örneğin, İran mitolojisi Zerdüştlük inancına dayanır ve Ahura Mazda ve Ahriman gibi tanrılar arasındaki mücadeleyi anlatır. Anadolu bölgesindeki Hititler, Frigler ve diğer antik uygarlıklar da kendi mitolojik sistemlerini geliştirmişlerdir. Bu mitolojilerde yer alan tanrılar, doğa olaylarını kontrol etme, insanların kaderini belirleme ve toplumun düzenini sağlama gibi roller üstlenmiştir. Tarihöncesi dönemdeki Orta Doğu mitolojileri, bölgenin kültürel ve dini mirasının önemli bir parçasını oluşturur. Bu mitolojiler, zaman içinde yazılı kaynaklarla birlikte daha karmaşık hâle gelmiş ve daha sonraki medeniyetler üzerinde de etkili olmuştur. Orta Doğu mitolojileri, insanların dünyanın doğasını, kendi yerini ve ilişkilerini anlamalarına yardımcı olmuş ve toplumların değerlerini ve inançlarını şekillendirmiştir. Sonuç olarak, Orta Doğu'nun tarihöncesi dönemde mitolojik inançlarının var olduğunu söyleyebiliriz. Sümer mitolojisi, Eski Mısır mitolojisi, İran mitolojisi ve diğer antik medeniyetlerin mitolojik sistemleri, Orta Doğu'nun zengin mitolojik mirasının bir parçasını oluşturur. Bu mitolojiler, Orta Doğu'nun kültürel ve dini geçmişinin önemli bir yönünü temsil eder ve insanların geçmişlerini anlamaları ve bu medeniyetlerin düşüncelerini takdir etmeleri açısından büyük bir öneme sahiptir.
- ETNOGRAFYA MÜZESİ
Tarihi yapılar çalışmalarında, Ankara'nın her zaman var olan, her zaman kendini göstermek için asla gösterişe girmeyen Cumhuriyet dönemi yapılarından Etnografya müzesi her zaman kendine has mimarisi ve tasarımı ile vardı. Var olmaya da devam ediyor. Önemli olan neresinden baktığımız değil nasıl bir mimari ile işlevini anlamak. Mimari yapıların hepsinin bir hikayesi olduğu gibi amaçları da vardır. Var olmaya da devam edecektir. Araştırmalarımı her zaman bir yapının topluma veya bölgeye olan etkisine bakarak inceleme yapmayı severim. Başka bir düşünce ile baktığımızda o, kente kattığı değerlerinin ne olduğunu anlamak isterim. Toplum olarak çok fazla müze kültürümüz olmasa da en azından yaşayan yapılarında tarih ile kendilerinin bir müze olduğunu hatta şehre bir kimlik dahi verdiğini bilmemiz yeterlidir. Bu bağlamda konuları ele alırken yapıların yaşamlarını ilerletebilmesi için doğru bir bakış açısı ile onların yaşamlarını şekillendiren var olduklarını unutmadan aslında kendilerine has kimlikleri ve isimleri olduğunu unutmamalıyız. İsminin bile her zaman bize anlattığı fikirleri ve bakışları vardır. ETNOGRAFYA NE DEMEK? Ben bu çalışmada Etnografya müzesini konu alırken biraz daha derinlere inmek manasının yanında önemini ve neden bu ismi mekanı seçtiğini mimarının neden bu isim ile çalışma yaptığını anlamak ve anlatmak istiyorum. Etnografya Etnografya kelimesi Yunanca kelime kökenlerinden ortaya çıkan, cins ve topluluk manasına gelen ethnos ile yazma, çizme anlamına gelen grapho kelimelerinin birleşmesinden meydana gelmiştir. Bu kelimelerin daha da derinlerine indiğimizde göreceğiz ki kavimler ile karşılaştırma yaparak inceleyen onların kültür oluşumlarını karşılaştıran, bir bakıma kültürün içerisinde kendine yer bulmayı hedeflemiş bir bilimin ismi olarak karşımıza çıkıyor. Yani insanın toplumsal varlığının, var olmasının niteliksel ve niceliksel olarak incelendiği bir alan olmuş oluyor. Bu incelemeleri yaparken alanı ön plana çıkarak incelemelerini yapar. Bura da insanlar sömürge ve sömürgecilik dönemlerinden sonra kendi dünyalarına toplumlarına köy ve kırsal yaşamlarına döndüler, bu dönüşüm ile kırsal ve köy alanlarını etnograflar öncülüğünde incelemeye başladılar. Bu inceleme küçük yapıda olan sosyal grupların yaşamlarını akrabalık ilişkileri açısından ele alırken bir yandan da, ekonomi, siyaset, dil, vb. alanları eksiksiz bir biçimde ve yerinde inceleyerek ele aldılar. Bu bilimin asıl çıkış ismi de bundan dolayı Etnografya olmuş oldu. Mimari Olarak Etnografya Müzesi Mimari metinler ve yapılar incelendiğinde, başında da sizlere söylediğim yapının yaşamı, hikayesi, yola çıkış nedeni, her zaman bir nedeni olmuştur. Bu nedenlerin başında gelen en önemli etkende coğrafya ve yaşamlar-toplum, işte bu noktada Etnografya müzesinin mimarisi, düşüncesi, yola çıkışı bununla başlıyor. Bir müze gezmeden veya ziyaret etmeden önce bu etkileri mutlaka birlikte değerlendirip incelemeli anlatmalı ve ayrıştırmalıyız. Bir yapının mimari şudur, şu malzemeler kullanılmış ve şu teknikler ile yapılmış demek sadece o yapıyı özetlemez önemli olan bu özetin çıkış noktasının ne olduğunu bilmektir. Ardından zaten yapının mesleki anlamda özellikleri karşımıza çıkar. Yapı mimari anlamda müze olarak yapılmasına karar verilen ilk mimari yapı olarak karşımıza çıkıyor, dönemin en önemli mimarlarından olan Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından yapılmıştır. Bina dikdörtgen planlı olacak şekilde planlanmıştır, açık bir avlusu mevcuttur ve dört eyvan şemalı ana giriş eyvan üzeri kubbeli şeklinde bir planı karşımıza çıkar. Yapının taş duvarları Küfeki taşından yapılmıştır. Alın kısımları mermerden yapılmış olup oyma işçiliğinin özelliklerini görürüz. Etnografya Müzesi Binaya ulaşmak için 28 basamaktan yapılmış, bir merdivenden çıkmak gerekir, kapıdan girilince karşımıza kubbenin altına yapılmış bir hol çıkar, ilk yapımında burada karşımıza bir havuz çıkar fakat, Atatürkün vefatı ile bu havuz dışarıya alınmıştır. Bahçesinde İtalyan sanatçı Pietro Canonica yaptırılmış bir Brozdan bir Atatürk heykeli durmaktadır. Yapı Anadolu da yapılmış bir çok mimari özellikleri barından bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Bu özellikleri ile kentin aslında çok fazla yapısı olmamasına karşın kentin ve dönemin değerleri de dikkate alınarak yapılmış bir mimarisi olduğunu gösterir. Bir önemli hususa dikkat çekmek isterim Türk mimarisi veya coğrafyasında en çok kullanılan dört eyvanlı plan şeması bu binada da açık avlulu şekli karşımıza çıkıyor. Sivri kemerler, mukarnaslı sütun başlıkları, taç kapı özelliğinde ki giriş, cephede simetrik uygulamalar ve çatı alınlığında kullanılan dendanlı süslemeler ile selçuklu mimarisi özelliklerini tamamen görmüş oluyoruz. Selçuk mimarisinin yanında aynı zaman da Osmanlı dönemi özelliklerini de içerisinde barındıran bir yapı, Eyvanlı planlı şeması, giriş üzerinin kubbe ile kapanması ve kubbeler içinde kalem işi süslemelerin olması bizleri aslında geçmişin mimari özelliklerini taşıyan Anadolu mimari anlayışına bakış açısı kazandıran teknikleri ile yapıların özelliklerini görmüş oluyoruz. Ben bir yapının araştırılırken yine tekrarlamış olayım, öyküsü varsa tabi, yaşanmışlıkları ve amacının düşüncesi ile ele alınarak analizinin ve mimari mantığının incelenerek düşünülmesi anlatılması ve anlaşılması taraftarıyım.
- KÜFEKİ TAŞI
Çok az bilinen ama bir çok tarihi yapıda öncelik olarak kullanılan taş türlerinden biridir. Bu taşı incelediğimizde, Roma, Bizans, Osmanlı yapılarının bir çoğunda kullanıldığı. Dönemin en önemli mimarlarından olan Mimar Sinan'ın dahi bu taş ile bir çok yapıya hayat verdiğini biliyoruz. Osmanlı dönemi isimleri ile maktralı kalker, lümaşelli kalker ya da Bakırköy taşı olarak da kayıtlara geçmiştir. Genel Tanımı Bir kalker türüdür. Küfeki taşının yapısında deniz kabukları ve yoğun bir şekilde istiridye kabukları bulunmaktadır. Buda taşın daha çok İstanbul ve civarında kullanılma nedenini bizlere göstermektedir. Bol kabuk fosilli, gözenekli, kalsit özellikli dokuya sahiptir. Küfeki taşının kimyasal bileşimindeki karbonat oranının yüksekliği nedeniyle asit ile reaksiyona girdiği zaman hızlı bir köpürme olduğu gözlemlenmiştir. Açık bej veya beyaz renkte bulunan ince taneli kumlu bir kayaçtır. Küfeki taşının Mimari anlamda özelliğine baktığımızda; ocaktan çıkarıldığı anda itibaren uygulama için hazır olmasıdır. kolay işlenebilen bir özelliğinin olması sayesinde ve havayla teması sonrasında sertliğinin artmasıyla daha fazla dayanım sağladığı gözlenmiştir. Mimari İnceleme KÜFEKİ TAŞI Mimaride incelemelerine baktığımızda, bu özellikler ışığında başlangıç Roma Ardından Bizans ve Osmanlı ile ilerleyen taşın tarihi, kolay işlenmesinin yanında coğrafya açısından da kolaylık sağladığı için çok fazla tercih edilmiştir. Hemen hemen bir çok bu dönem yapılarında gördüğümüz bu taş türü, aynı zamanda kışın hem sıcak yazında yapının içinin serin olmasını sağladığı görülür. Dış cephe kaplamalarında, iç mekan hacimlerinde, döşeme kaplamalarında, kemerlerde, süsleme ve mihraplarda kullanıldığını gözlemliyoruz. Yapıların ahşap hatıllı moloz taş, düzenli yatay kaba yonu, taş tuğla almaşık ve düzenli bloklardan oluşan kesme taş şeklinde işleniş biçimlerini farklı olarak geniş bir şekilde kullandığı görülmektedir. Bu da gösteriyor ki yapılarda aslında özel alanların yanında, kolay işlenmesi, hızlılık katması, doku özellikleri oluşturması da tercihler arasında olmuş. Mimari yapılarda, camilerde, kemerlerde, kurum yapılarında, surlarda yine bu taşların kullanıldığını rahat bir şekilde görmek mümkün. Osmanlı mimari incelemesi yapacak kişinin karşısına çıkacak hatta Mimar Sinan'ı anlamak ve çalışmalarını incelemek için dahi bu Kalker özellikli taşı iyi bir şekilde bilmek ve anlamak gerekir. Restorasyon, tarihi eserler ve sanat yapıları anlamında da yine bu taşın özelliklerini iyi bilmeliyiz.
- Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu
Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, araştırmalarım ışığında dikkatimi çeken ve bende özel bir yeri olan Mimarlardan birisidir. Çok fazla olay çok fazla yaşantı ve yaşamdan ilham aldıkları ve yaptıkları ile bence tüm mimarlar ve restoratörler için ilham verici olmalıdır. Hem bir fotoğraf sanatçısı hem de bir mimar, mimar kimliği daha çok eğitimleri yarım ve savaş dönemlerine gelen zorlu bir süreçten sonra ortaya çıkarken fotoğrafçılık yanı da bu zorlu süreçler içerisinde, yapamadığı çalışmadığı mesleğine aslında olan bağlılığından ortaya çıkmaktadır. Mimar Arif Hikmet Koyunoğlu, 1888 de İstanbul'da doğmuş ve dönemin bu eğitimli kişileri gibi Osmanlının son dönemleri, savaşlar, İstanbul'un teslim olması ve Ankara hükümetinin kurulması, yeni bir başkentin yaratılması, yeni bir Türkiye'nin oluşması sürecine denk gelmiştir. Belki de bundadır ki bazı noktalarda, mimar kimliği, bazı noktalarda, fotoğrafçı ve aynı zamanda gazetecilik ve aynı zamanda tarihi yapı onarımı yani Restoratör kimliği ortaya çıkmakta. Ankara çalışmalarını yaparken her zaman geçmiş dönemden, her zaman daha modern bir başkentten yana çalışmalar yaparak çalışmalarını yeşertmiştir. Bu düşünceler ve yazım aslında benim kendi kendime içine girmeden gözlemleyerek paylaştıklarım, o dönemin insanları ve hayatını anlatan bir kitabı bizlere daha çok eserlerini, düşüncelerini ve oluşumlarını sunacaktır. Bu tarz konular ile ilgilenen ve dönemin mimari yapılarını inceleyen kişilerin mutlaka bu kitabı edinmelerini tavsiye ederim. Bir zamanı ve kişiyi anlamak için döneme uygun kitaplar ve biyografi çalışmaları anlaşılmalıdır. Mimar Arif Hikmet Koyunlu Çalışma ve Eserleri Ankara'da bulunan en önemli eserleri Etnografya Müzesi ve Türk Ocağı Binasıdır ( Bir diğer adı Resim Heykel Müzesidir). Himaye-i Etfal Cemiyeti ( Çocuk Sarayı Parkı) binası, Adliye Binası, Büyük otel, Celal Bayar Evi, Mithat Alam evi (İsrail Büyükelçiliği ikametgahı), Hariciye Vekaleti (Kültür Bakanlığı Binası şuan ki) Maarif Vekaleti binaları Ankara'daki yapıtları. Açılan uluslararası yarışmada birincilik alması üzerine 1930-1934 yılları arasında Bursa'da Tayyare Cemiyeti Tiyatro ve Sineması tamamlandıktan sonra İstanbul'a yerleşti ve eski yapıların onarımı ve ev-apartman inşaatları ile uğraştı. Genel olarak çalışmalara baktığımızda, hem sanatın, hem dönemlerin hem de gelecek nesillere ulaştırılması istenen bir çok yapıda görev almış ve projesini tasarlamıştır. Aynı zamanda bunların tasarımını yaparken bir çok alanda çalışma sorunları olduğu için devam eden projelerinde ustalarda yetiştirmiştir. Bu sayede sistem olarak yapılan teknik detaylar, aynı zaman da bir dönem bilinci eğitimi olarak karşımıza çıkıyor.
- Eyvan Nedir?
Bir çok unsuru veya açıklamayı eyvan olarak kabul etmek mümkün olduğu gibi farklı açıklamalarda yapılmıştır. Bir konu hakkında fikir elde etmek istiyorsak öncelikle tüm bir konuda ve geniş olarak genelinde bu konuların neler olduğu ile ilgili olarak hepsini kaleme almak anlamak ve anlatmak gerekir. Tarihçesine baktığımızda Mezopotamya'dan başlayıp, İran Sasanilerden Karamanoğullarından Türk Mimari yapılarına geçen bir sıralamayı görürüz. Günümüz yapılarında Eyvan olarak adlandırılan örnekleri incelediğimizde, İran, Selçuklu ve Osmanlı yapılarında bir çok örneğini görürüz. Başta da belirttiğim gibi farklı görüşler sürülen eyvan ile ilgili olarak yaptığım araştırmalar ve çalışmalar neticesinde bulduğum Eyvan görüş ve düşünceleri ile ilgili olarak sizlere sıralayacağım örnekleri ele alabiliriz. Eyvan ve Mimari için Yapılmış Açıklamaları Eyvan Nedir? Metin Sözen ve Uğur Tanyeli’nin birlikte kaleme aldığı sözlükteki tanıma göre; “Üç yönden kapalı bir yönden dışa açılan ve üstü tonozla örtülü mimari bir birimdir”. Adnan Turani’ye göre; “Büyük Selçuklular ile Anadolu Selçuklularının cami ve medreselerinde görülen avluya bakan tarafı açık, üç tarafı kapalı ve üstü tonozla örtülü, yerden yüksekçe zeminli oylumlara denir.” TDK tarafından yayımlanmış Büyük Türkçe Sözlüğü'ne göre; “teras ve sundurma” olarak geçtiği gibi “bir tarafı dışarıya açık oda” olarak da kabul edilmektedir. Mehmet Kanar’a göre; “sundurma veya çardak” olarak belirtilmektedir. İsmail Parlatır’a göre; “Köşk, salon, divan, teras, balkon, sundurma” gibi kavramlara denk düşmektedir. Mehmet Zeki Pekalın’a göre; “sayeban” olarak da zikredilerek “çardak şeklinde yapılmış sütunlu, direkli veya kemerli, önü açık, üstü ise örtülü bina kısımlarına verilen addır” Yukarı da bir çok anlamı ile ele almak istediğim, düşünce ve çalışmalar ışığında Eyvan, Mimarlık biliminde kullanılan, bir cephesi açık bir birim olarak kabul edilmiştir. Bu açıklamalar ile bizler bu çalışmaları Anadolu da yapılmış bir çok yapıda görüyor ve farklı çalışmalar ile anlamlarını oluşturabiliyoruz. Eyvan kelime anlamı Farsçadan çıkmış bir süre sonra Arapça içerisine yerleşmiş bir kelimedir. Eyvan Nedir? Eyvan Genel Süreci Genel olarak değerlendirilirse eyvanın ölçüsü yaklaşık olarak; ‘1 m - 12 m’ arası derinlikte ve genişlikte, en az iki katı ‘2 m - 4 m’ en çok dört katı ‘24 m - 48 m’ arası yükseklikte ve zeminden bir veya birkaç basamak yüksekte olmalıdır. Bu bağlamda eyvanın tanımı için özetle; geniş bir alana bakı konumu müsait olacak şekilde zeminden biraz yüksekte, belirli ölçülerde derinliğe, genişliğe ve yüksekliğe sahip, üstü örtülü her yapı birimi birer eyvan olarak değerlendirilebilir. Bir inanç mantığında değil de dönemin bir tür mimari yapısı olarak ele almak daha iyi olacaktır. Eyvan konusunda bir devrimi yaşayan Türkler en büyük devrimini Selçuklu yapılarında yapılan yapılarında yaşamıştır. Bir çok Selçuklu yapısında Eyvanların kullanıldığını görmek mümkün. Anadolu'nun erken Eyvan örneğini Sivas’taki Keykavus Darüşşifasında görmekteyiz. Bir sonraki yapı da Konya’da inşa edilen Sırçalı Medresedir. Anadolu da hem açık hem de kapalı eyvan örneklerini farklı tasarım ve çalışmalar ile görmekteyiz. Bu anlatımda Eyvanlar üzerinde durduk yapılar serisinde tüm eyvanlı yapıları sizler için yine ayrı ayrı ele alacağız. Anadolu'da Eyvan Anadolu, tarihi ve kültürel açıdan zengin bir coğrafyadır ve bu zenginlik, mimari mirasında da kendini gösterir. Anadolu'nun tarih boyunca farklı medeniyetlere ev sahipliği yapması, bölgedeki mimari çeşitliliği artırmış ve benzersiz yapılar ortaya çıkarmıştır. Bu yapılar arasında özellikle eyvanlar, Anadolu'nun geleneksel mimarisinde önemli bir yer tutar. Eyvanlar, Orta Doğu kökenli bir yapı öğesidir ve İran ve Türk-İslam mimarisinde sıkça kullanılmıştır. Bu yapı öğesi, özellikle avlu ve bahçe düzenlemelerinde önemli bir rol oynamıştır. Eyvanlar, Anadolu'da özellikle Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yaygın olarak kullanılmıştır. Selçuklu İmparatorluğu döneminde Anadolu'da inşa edilen birçok saray, medrese ve külliye eyvanlarla süslenmiştir. Selçuklu eyvanları genellikle kubbeli ve yüksek tavanlıdır. Bu eyvanlar, sıcak yaz günlerinde serinlik sağlamak için kullanılırken, aynı zamanda sanatsal bir estetik sunmuşlardır. Selçuklu eyvanları, mimari süslemelerde geometrik desenler, çini işlemeleri ve freskler gibi özelliklere sahiptir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde ise eyvanlar, saraylar, konaklar, camiler ve hanlar gibi çeşitli yapılarla ilişkilendirilmiştir. Osmanlı eyvanları genellikle dikdörtgen veya kare şeklinde olup üç tarafı duvarlarla çevrili, bir tarafı açık bir yapıya sahiptir. Eyvanlar, Osmanlı mimarisinde bir toplumsal etkileşim alanı olarak kullanılmıştır. Aileler, misafirler ve halk, eyvanlarda buluşarak sohbet eder, çay içer ve dinlenirdi. Eyvanlar, aynı zamanda Osmanlı mimarisinde önemli bir süsleme unsuru olarak da kullanılmıştır. Duvarlarda bulunan çini işlemeleri, hat sanatı ve geometrik desenler, eyvanlara estetik bir görünüm kazandırmıştır. Anadolu'da eyvanların kullanımı sadece konutlarda veya saraylarda sınırlı kalmamıştır. Ayrıca camilerde ve medreselerde de eyvanlar bulunur. Cami eyvanları, cemaatin toplanma ve ibadet etme alanı olarak kullanılırken, medrese eyvanları ise öğrencilerin ders çalışma ve tartışma mekanları olarak hizmet vermiştir. Günümüzde Anadolu'da geleneksel eyvanlar, tarihi mekanlarda ve restore edilmiş konaklarda görülebilir. Özellikle turistik bölgelerdeki konaklar, turistlere eyvanlarla zenginleştirilmiş geleneksel bir atmosfer sunmaktadır. Ayrıca, bazı modern binalarda da eyvan benzeri mekanlar tasarlanmaktadır. Bu modern eyvanlar, geleneksel Anadolu mimarisinin etkisini yansıtmak ve çağdaş yaşam tarzıyla birleştirmek amacıyla kullanılmaktadır. Anadolu'da eyvanlar, mimari mirasımızın önemli bir parçasıdır. Tarihi dokusu ve kültürel anlamıyla eyvanlar, geçmişten günümüze kadar gelen ve Anadolu'nun zenginliklerini yansıtan yapı öğeleridir. Eyvanlar, Anadolu'nun mimari kimliğini korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak için önemli bir görev üstlenmektedir. Sonuç olarak, Anadolu'da eyvanlar, geleneksel mimarimizin önemli bir unsurudur. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde yoğun olarak kullanılan eyvanlar, tarihi ve kültürel bir zenginliği temsil etmektedir. Eyvanlar, Anadolu'nun mimari mirasını keşfederken, geçmişin izlerini sürmek ve bu benzersiz yapı öğesinin sunduğu estetik ve fonksiyonel değeri deneyimlemek için önemli duraklardan biridir.
- Oyma İşçiliği
Mimari oyma işçiliği, insanlık tarihi boyunca süregelen bir sanat ve inşaat uygulamasıdır. Binlerce yıldır, bu özgün zanaat formu, yapıların dış cephe ve iç mekanlarında kullanılmıştır. Oyma işçiliği, yapıların estetik değerini artırmak, sembollerle iletişim kurmak ve hikayeleri anlatmak için kullanılan bir dildir. Bu makalede, mimari oyma işçiliğinin kökenleri, teknikleri ve önemi hakkında ayrıntılı bir şekilde konuşacağız. İnsan tarihinin en eski çalışmaları olarak karşımıza çıkıyor. İlk insandan bu yana sürekli, taşlar, ağaçlar üzerine çeşitli oyma ve hatta iletişim sistemleri bu teknikler ile yapılmıştır. Bu gün kazılarda çıkan bir çok yapı, ibadet alanı ve malzeme de bu oymacılığın en eşsiz unsurlarını görüyoruz. Oyma İşçiliği Mimari oyma işçiliği, antik çağlardan bu yana var olan bir sanat formudur. Mısır piramitlerinde, Yunan tapınaklarında, Roma amfitiyatrolarında ve Ortaçağ katedrallerinde oyma işçiliği örneklerini görebiliriz. Bu sanatın kökenleri, taş ve ahşap oyma işçiliğine dayanır. Taş oyma işçiliği, genellikle heykeltraşlıkla ilişkilendirilirken, ahşap oyma işçiliği daha çok yapılarda süsleme ve detaylandırma amacıyla kullanılır. Teknikler ve Uygulamalar Oyma İşçiliği Mimari oyma işçiliği, birçok farklı teknik kullanılarak gerçekleştirilebilir. Bunlardan bazıları kabartma, oyuğa, oyma, kabartma ve yarı kabartma şeklinde sıralanabilir. Kabartma, yüzeyin üzerine oyulmuş bir desenin dışarı çıkmasıyla gerçekleştirilirken, oyuğa, yüzeyin içine oyulmuş bir desenin oluşturulmasıyla yapılır. Oyma tekniği, yüzeyden malzeme çıkarılarak yapılan işlemi ifade ederken, kabartma tekniği ise yüzeye malzeme eklenerek gerçekleştirilir. Yarı kabartma ise kabartma ve oyuğa tekniklerinin bir kombinasyonudur. Mimari oyma işçiliği, yapıların dış cephe ve iç mekanlarında bir dizi farklı uygulamaya sahiptir. Örneğin, bir tapınak veya sarayın dış cephelerinde oyma işçiliği, yapıya büyüklük ve görkem katmak için kullanılabilir. Süslemeler, mimari detaylar ve semboller bu uygulamalar arasında yer alır. İç mekanlarda ise oyma işçiliği, kolonlar, tavan kirişleri, kapı çerçeveleri ve mobilyalarda kullanılır. Bu uygulamalar, iç mekanlara zarafet ve estetik katarken aynı zamanda anlatıları ve sembollerini ifade etmek için de kullanılır. Bize en yakın dönem olan Osmanlı da bu kişilere verilen isimler, nakkāş, nahhât, kendekâr, kalemkâr'dır. Bu isimler ışığında görüyoruz ki mimari yapılarda ve mimari çalışmalarda çok önemli yer tutan oymacılık en erken çalışma izlerini Türkler de Mezar başlarına dikilen Taşlarda görüyoruz. Bura da yapılan çalışmaların tamamı Çin'den getirilen özel çalışmalar yapan bir çok ustanın eseri olarak karşımıza çıkar bir süre sonra Türk-Çin çalışmalarını barındıran özel eşsiz oyma eserleri görüyoruz. Aslında ortaya bir Türk-Çin üslubu çıkmış oluyor. Taş işçiliğinde yine İslam En erken dönem mimari yapıları Emeviler dönemi saraylarında görüyoruz. Anadolu örneklerini incelediğimizde çok eşsiz taş ve ahşap oyma uygulamalarını görmekteyiz. Bu dönem doğru incelendiğinde medreseler, şifahaneler ve kervansarayların taç kapılarında taş oymacılığının en güzel örneklerini görebiliriz. Mimari anlamda kullanılan ustalıklar ve işleme sanatı dönemin en önemli yapılarında izlerini halen sürdürmekte. İnsanlık var olduğu dönemden bu yana hep bir şekilde taş üzerine çeşitli işlemeler yaparken aynı zaman da onlara doku vererek de tüm çalışmalarını da renklendirdiler. Örnek çalışmaları sıralayacak olursak, Konya İnce Minareli Medrese'nin kapısı Divriği Ulu cami Bu ikisi en özenli yapılan ve ciddi çalışmaların bir sonucu ortaya çıkan yapılardır. Bir diğer örnekleri sıralayacak olursak şayet, Amasya Dârüşşifâsı, Niğde Sungur Ağa Camii, Erzurum Çifte Minareli ve Yâkutiye medreseleri, Karaman Hatuniye Medresesi, Sivas Gökmedrese, Niğde Hüdâvend Hatun Kümbeti, Ahlat mezar taşları ele alınabilir. Selçukluların ardından Osmanlı oymacılıkta artık en üst seviyeye çıkmıştır. İlk örneklerine sırası ile bakacak olursak, İlk büyük merkez olan Bursa’da Yeşilcami’nin taçkapısı, pencere söve ve alınlıkları, mihrap nişi ve kitâbesi Osmanlı mermer oymacılığının ilk önemli örnekleridir. Dönemin şartları ve tekniklerin ilerlemesi ilk insanların yapılarının tasarımından veya tekniklerinden bu zamana kadar olan süreçte yaptığı çalışmalar gösteriyor ki oymacılık bir sistem içinde ilerleme ile eşsiz yapı örneklerini bizlere sunuyor.
- Mimaride Kubbe
Kubbe çok eski dönemlerde kullanılmaya başlanmış, mimari yapılarda bir örtü sistemi olarak belirlenmiş genellikle yarım daire şeklinde uygulanmış bir yapı elemanıdır. Geniş açıklıkları örtmek ve mimari yapıya estetik bir görüntü sağlamak için, geçmiş dönem yapılarında çokça tercih edilmiştir. Bir önceki yazılarımızda da kubbeye değinmiştik. Hem bir inanç, hem bir mimari üslup hem de mimari yapıya estetik görüntü katmak için bir çok çatı kapama yöntemi olarak kullanıldığını biliriz. Halen günümüz yapılarında da tercih edilerek kullanılmaktadır. Kubbe bulunduğu yapılara göre farklı açı ve özelliklerde yapılmış olsa da o bölgenin veya toplumun özelliklerini yansıtan çalışmaların bütünü olarak karşımıza çıkar. Kubbe, bir kemerin düşey simetri ekseni etrafında 360 derece dönmesi ile ortaya çıkar ve taşınabilmesi için bir dayanağa ihtiyaç duyar buda, kare veya dikdörtgen planlı bir ihtiyaç duymasına neden olur. En parlak dönemlerini ve gelişme evrelerini, Osmanlı ve İslam mimari yapılarında yapılan çalışmalarda ortaya çıkarmıştır. Kubbenin ağırlığı yapılan yapılarda, en alt unsurlarına kadar dağıtılır, burada oluşan yük eşit dağıtıldığı için ve sistemli kurulduğu için mimari anlamda uzun yıllar boyunca ayakta kalmasını sağlar. Ayrıca bu yükün dağıtılması için bir yöntem olan Manastır Tonozu tercih edilmiştir. Manastır Tonozunda kenar sayısı arttırılarak, yapıda meydana gelen aşırı basınç eşit bir şekilde dağıtılmıştır. Genel Özellikleri Mimaride Kubbe Kubbenin en tepesinde kilit taşı bulunur. Bazı kubbelerde kilittaşı kullanılmamış, bunun yerine dairesel boşluklar bırakılmıştır. Bu kalan boşluğa, basınç çemberi yerleştirilerek, ağır kubbenin meydana getirdiği basınç hafifletilmiştir. Kubbe ve yapı arasında oluşan boşlukları doldurmak için kullanılan geçiş elemanları sayesinde yük yapı şekline göre farklı çalışmaları oluşturmuştur. Bu şekiller şu şekildedir. Pandantif, tromp, prizmatik üçgen Pandantif Kubbeyi taşıyan kemerler ile kubbe kaidesinin arasını kapatan kare plandan dairevi plana geçişi sağlayan küresel üçgen bingidir. Kare planlı yapıya oturtulduğunda oluşan köşe birleşim detayı sorununu Pandantif burada çözmüştür. Tromp Kubbede, köşelere yerleştirilen ve kubbeye geçişi sağlayan tonoz bingidir. Kare planlı yapılarda dört köşeye yerleştirilen tromp sayesinde kubbenin oturacağı sekizgen formda bir kasnak oluşturur. Türk Üçgeni İsminden de anlaşılacağı üzere Türkiye coğrafyasında yapılmış yapılara kullanılan bir yöntemdir. Üçken şeklinde oluşturulmuş geçiş elemanıdır. Mukarnas İslam mimarilerinde daha çok görülür. Küçük prizmatik birimlerin yan yana ve alt alta dizilmesiyle oluşan bir yapı ögesidir. Bu anlatımlarda bu geçiş elemanları kubbenin taşınması için mutlaka kullanılması gereken 3 boyutlu yapı unsurlarıdır. Kubbe Kullanımı Tarihi Tarihte ilk nere de yapıldığı bilinmemek ile birlikte, ilk yapılan çalışmalarda karşımıza çıkan yapı türleri Mezopotamyada en ilkel yapı tiplerinde görülmektedir. Bu yapı tiplerinde seçimin kendi düşüncem ile özel bindirme yöntemleri ile yapılması ve en estetik görünüm ile kapatılması ve inançların ışığında gök ve hayat ekseni etrafında şekillenmesi olarak düşünülebilir. Ardından Romalılar, Bizanslılar, İslam Coğrafyası ve Türk devletlerinin çalışmalarında izlerini sürdürerek ilerleme kaydetmiştir. Çok ilginçtir ki Ortaçağ Avrupa'sında çok tercih edilmeyen kubbe Rönesans çalışmalarından sonra kullanılmaya tekrar başlanmıştır. Kubbeler, kagir, ahşap ve betonarme olarak karşımıza çıkıyorlar. Bu kullanımlar aynı zamanda tasarım teknikleridir. Mimaride Kubbe Burada sizler ile paylaşacağımız bir çok yapıda bu kubbe örneklerini incelemiş olacağız. Teknik ve mimari tasarım bakımından bir çok yapıda kendini gösteren kubbeler bu coğrafyanın yapı unsurları olarak her yapıda neredeyse tarih içinden karşımıza çıkıyorlar.
- Hatti ve Hitit Uygarlığı Sanatı
Hatti bilinen Anadolu'nun ilk yaşayan halklarıdır. Hititler ise Hint-Avrupa ailesinin ilk bilinen topluluğudur. Bu topluluk Kafkasya ve Balkanlar İstanbul üzerinden Anadolu'ya gelmiş ve dağınık yaşayan Hatti'ler üzerine, Hattileri'de içine alacak şekilde beylikleri birleştirip bir devlet kurmuştur. Fakat şöyle bir sorun ortaya çıkmıştır. Hattiler farklı dilde konuşan bir toplum ama köklü inançları, adetleri, sanatları ve dilleri olmasına karşın. Onları devlet bünyesi altına alıp birleştiren ve merkezi devlet kavramını ortaya çıkaran Hititler. Hattiler'den etkilenmiş, bir çok sanat, inanç ve yaşam şekillerini istemeden benimsemiş kabul etmiştir. Bundan dolayı da iki toplulup birbirine karıştırılır. Asıl olan Hattiler yerli halk, Hititler bu topraklara gelip Hattileri de içine alan bir topluluk oluşturuyorlar. Bir ucu Anadolu da bir ucu Doğu Akdeniz yani Levant bölgesindedir. Hatti ve Hitit Uygarlığı Sanatı Öncesi tamamen Hattilere ait olduğu kabul ediliyorsa, bu demek oluyor ki bulunan çoğu sanat eseri aslında Hattilere ait oluyor. Bu yüzden genel olarak hepsini Hatti sanatları olarak ele alabiliriz. Hattilerde Sanat Anlayışı Hatti ve Hitit Uygarlığı Sanatı Orta Tunç Çağı içerisinde yer alan eserlerin en önemli ve en güzelleri, Kızılırmak kavisinde olmak üzere Alacahöyük, Çorum’da, Horoztepe, Tokat’ta ve Mahmatlar, Amasya’da yapılan kazılar sonucunda gün yüzüne çıkarılmıştır. Günümüzde yaygın olarak bilinen ve Hititlerin sembolü olarak görülen Hitit Güneş kursları, aslında Hatti sanatının eşsiz güzellikteki dinsel alemleridir. Dini merasimlerde ellerde taşınan bu alemler saf madenlerden üretilmiştir. Oldukça gelişkin, karmaşık dökme ve dövme teknikleriyle üretilmiş olan bu eserler Hattilerin ulaşmış olduğu yüksek teknolojinin birer örnekleridir. Hattilerde küçük heykelciklerin önemli yeri vardır. Alacahöyük, Hasanoğlan ve Horoztepe’ de bulunan heykelcikler natüralist tarzda biçimlendirilmiş olup, vücut ve baş idol tipindedir. Sancakların üzerinde bulunan hayvan figürlerinin vücutları inceltilip uzatılırken, hayvan başlarında gagalar karakteristik bir yapıda uzatılmıştır. Bunun yanı sıra vücut formları soyutlaştırılmış ve stilize edilmiştir. Fakat bu soyutlama hayvan figürlerinin, genel hatların da bozulma olmaması sebebi ile doğaya uygunluk gösterdiği görülmüştür. ‘‘Bu türde tunç ve değerli maden buluntularına Alacahöyük mezarlarının sonları ile çağdaş olarak, Alacahöyük yakınındaki Kalınkaya, Eskiyapar, Amasya yakınındaki Mahmatlar, Tokat-Erbaa yakınındaki Horoztepe ve Eskişehir yakınındaki Demircihöyük’ün mezarlığında rastlanmıştır’’ Hititler, kent-devlet halinde yaşamakta olan Hatti beyliklerini birer birer ele geçirerek sahip oldukları din, dil, örf, adetlerini de benimsemişlerdir. Bu cümleden de anlaşılacağı üzere Hatti dini inanışları ile Hititlerin inançları genel anlamda örtüştüğü görülmektedir. Bu benimseyiş ‘‘Hitit yapısının her köşesinde kendini belli ettiği gibi sanatında da etkilendiklerini ortaya koymaktadır. Alacahöyük, Dünyayı Simgeleyen Tunç Dinsel Alem Güneş Kursu Boğa ile gök-güneş kursları, Hititler'in en eski sembolü olarak bilinen bu heykel aslında Eski Tunç Çağı halkı olan Hatti’lere aittir. Hattiler hayvan biçimli tanrıların kültünü geliştirmişler, özellikle de boğa en önemli simge olmuştur. Boğa ile gök-güneş kurslarının birlikteliği, boğanın en büyük gök tanrıyı temsil ettiğini düşündürmektedir. Alacahöyük, Gümüş Kakmalı Boğa Heykelciği Hasanoğlan Gümüş Heykelciği Ankara Hasanoğlan’ da bulunan ‘‘Hasanoğlan Gümüş Heykelciği’’, Hattilerin değerli madenlerinden üretilmiştir. Baş kısmı altın yapraklarla kaplı olan bu heykelciğin gövdesinde bulunan çapraz şeritlerde altın madeninden yapılmıştır. HATTİ-HİTİT BEYLİKLERİ DÖNEMİ SANATI Anadolu’nun bir zamanlar bağrında barındırmış olduğu en önemli medeniyetlerden biride Hititler’dir. İlk olarak Hitit izlerine, Kültepe’de yani o tarihler de bilinen ismiyle Neşa’da rastlamaktayız. Hint-Avrupalı kavimlerden olan Hititler, Anadolu topraklarına gelmişlerdir. Avrupa’nın kuzeyinde yerleşik olan Hint-Avrupa kökenli topluluklar, bu tarihten itibaren sebebi bilinmeyen nedenlerden ötürü güneye doğru göç etmeye başlamışlardır. Hint-Avrupalı kavimlerin bir bölümü Kafkasya üzerinden bir bölümü ise Balkanlar’dan Anadolu’ya göç etmişlerdir. Kafkasya üzerinden Anadolu’ya göç ile gelen Hititler uzun bir süre boyunca Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşamlarını sürdürdükten sonra zamanla iç kısımlara doğru ilerleyerek birer birer ele geçirdikleri Hatti topraklarını işgal etmişlerdir. Bir diğer Hint-Avrupalı kavim olan Mitanniler’de, Hitit egemenliği altına girmişlerdir. Uzun yıllar boyunca süregelen egemenlik savaşları neticesinde Hititler, Anadolu’nun tek merkezi gücü olmayı başarmışlar ve ilk devlet teşkilatını kurmuşlardır. Çok uluslu bir devlet haline gelen Hititler, Hattiler, Hurriler, Kasgalar gibi egemenliği altına almış olduğu toplulukların, dinlerini ve kültürlerini de benimsemiş olmalarından dolayı Hititlere bin tanrılı devlet denilmiştir. Hititlerin içinde bulundurmuş olduğu topluluklarla çok yönlü ve kültürlü bir devlet haline gelmesi sanatsal yönden Hitit sanatını da zenginleştirmiştir. Asur Ticaret Kolonileri Döneminde çömlekçi çarkının keşfi ve yaygın olarak Hatti-Hitit Beylikler Döneminde kullanılmaya başlanması ile seramik sanatında oldukça ilerleme sağlanmıştır. Bu sayede çömlekçi çarkı kullanılarak daha kaliteli ve daha çok sayıda seramik kapların yapılmasına imkan sağlanmıştır. Genellikle devetüyü, kahverengi ve kırmızı renklerde olan bu seramik kaplar tek renkli ve perdahlı olarak üretilmişlerdir. Hatti-Hitit Beylikler Döneminde hayvan biçimli kaplar ve karakteristik (ayırıcı nitelik) yapıda gaga ağızlı kaplar öne çıkmıştır. Bunun yanında az sayıda olmakla birlikte dekorlu kaplara da rastlanılmaktadır. Hatti-Hitit Beylikler Dönemi Çömlekler Hatti-Hitit Beylikler Dönemi, Hayvan Figürü Örnekleri HİTİT BÜYÜK KRALLIK DÖNEMİ M.Ö. İkinci binin ortalarında Mısır’dan sonra Yakındoğu’nun siyasal güç bakımından en büyük devleti Hurri- Mitanni olmuş fakat çok geçmeden bu özelliğin sahibi Büyük Hitit Krallığı olmuştur. Bu büyük krallığın kurucusu II.Tuthaliya’dır. İsmini kutsal bir dağdan alan Tuthaliya, Hattice bir sözcüktür. Hititlerin Yakındoğu’daki çıkar ilişkilerini güvence altına almış ve I.Hattuşili, I. Şuppiluliuma ve I.Murşili, gibi önemli krallar içinde yer alarak yazılı kaynaklarda adından söz ettirmiştir. Tuthaliya ile başlayan ve sülalesi ile devam eden yönetim Hitit İmparatorluğu’nun çöküşüne kadar yaklaşık 250 yıl boyunca başarı ile yönetilmiştir. Eski Krallık döneminin kral Telepinu ile sona ermesinden sonra Hitit İmparatorluk dönemi başlar. ‘‘İmparatorluk dönemi, M.Ö. 1450-1180 arasını kapsar. Hititlerin sanatı siyasi bir güç olarak görmeleri, el sanatları alanında önemli sanat eserleri meydana getirmelerini sağlamıştır. Yapmış oldukları heykellere kendi inançlarınca büyük anlam ve önem vermişlerdir. Heykellerinde çoğunlukla tanrı ve tanrıça heykelleri ön planda olmuş bunun yanı sıra aslan, geyik gibi kutsal saydıkları hayvanlara da heykellerin de yer vermişlerdir. Yapmış oldukları heykelleri pişmiş toprak, altın, gümüş, fildişi, bronz, ve dağ kristalleri (kuvars), mermer gibi malzemelerden şekillendirmişlerdir. Kendilerine özgün eserler yaratmaları, Hititlerin en başarılı alanının sanat olmasını sağlamıştır. Fotoğrafların tamamı tarafımdan çekilmiştir. Ozan Ağcaoğlu'ndan izin almadan kullanılmamalıdır.
- Hitit Mimari Sanat
‘‘İlk Hitit Krallığı ve onu izleyen Hitit İmparatorluğu Çağı’nın (M.Ö. 2100- 1750) oldukça gelişmiş bir mimarisi vardır’’ (Kuban, 2012:25). Hititlerden günümüzü kalan en iyi mimari yapı kalıntıları başkentleri olan Hattuşaş’ta bulunmaktadır. Hititlerin en önemli yapıları tapınaklarıdır ve en büyük tapınakları Hava Tanrısının tapınağıdır. Tapınak binasının sağ ve solun da yer alan kapıcı odaları günümüze kadar ulaşmayı başarmıştır. Diğer bütün tapınaklar aynı mimari tipte yapılmıştır. Anadolu’da alt kısmı büyük taşlarla örülerek oluşturulan anıtsal mimarlık yapıları Eski Krallık döneminden itibaren başlamıştır. Yapılarda, yeraltı tünellerinin ve saldırı merdivenlerinin bulunması mimari açıdan yapılara farklılık getirmiştir. Bunun yanı sıra savunma yapısı olan sur duvarlarının baskın olması, hücum özelliği de katmıştır. ‘‘Ayrıca hava tanrısına ait binanın da iki odası, arşiv yeri olarak kullanılmıştır’’ (Turani, 1983:107). Boğazköy’de yapılan kazılar sonucunda kralların büyük kalede oturduklarını anlaşılmıştır. İmparatorluğun merkezi ve ülkenin yönetiminin Büyük kaleden yapıldığı bilinmektedir. Kalenin yapımında yaklaşık iki metrelik taşlar kullanılmış ve düzgün geometrik formda olmadıkları için taşlar yontularak birbirlerine uyumlu hale getirilmiştir. Hitit Mimari Sanat Yazılıkaya’da bulunan ve doğal kayalardan ibaret tapınak Büyük İmparatorluk döneminde yapılmış ve dış dünyayla tamamen kopuktur. Fakat daha sonra ek bir bina daha eklenmiştir. Tanrıları betimleyen rölyefler Yazılıkaya’nın açığında yer alır. Hitit mimari sanatının özelliklerini, gelişimi ve önemi Hitit Mimari Sanat Hititler, M.Ö. 17. ve 12. yüzyıllar arasında Anadolu'da hüküm süren güçlü bir antik uygarlıktı. Hititler, sahip oldukları imparatorlukla birlikte birçok alanda büyük başarılar elde ettiler ve mimari sanatları da bunlardan biriydi. Hitit mimari sanatı, kendine özgü özellikleri ve yenilikçi yaklaşımıyla dikkat çekmektedir. Hititlerin mimari sanatındaki en önemli yapıları, tapınaklar, saraylar, anıtsal kapılar ve surlardır. Bu yapılar, Hititlerin gücünü ve zenginliğini temsil etmek için büyük bir özenle inşa edilmiştir. Hitit mimarisi, karmaşık planlamalar, büyük ölçekli taş blokların kullanımı ve özenli detaylara sahip heykellerle karakterizedir. Hititlerin en ünlü tapınaklarından biri Hattuşaş'ta yer alan Yazılıkaya'dır. Bu tapınak, doğal bir kayaya oyulmuş ve üzerinde tanrılar ve tanrıçaların figürleriyle süslü bir açık hava tapınağıdır. Yazılıkaya, Hitit dini ve mitolojisinin önemli bir merkeziydi ve mimarisi, dini inançları ve ritüelleri yansıtmak için tasarlanmıştır. Hititlerin mimari sanatında saraylar da büyük bir öneme sahipti. Hattuşaş'ta yer alan Büyük Saray, Hitit imparatorlarının ikametgahı olarak hizmet veriyordu. Büyük Saray, iç avlular, tören salonları, dini odalar ve idari birimler gibi farklı bölümlerden oluşuyordu. Sarayın duvarları ve giriş kapıları, kabartmalar ve süslemelerle bezenmişti ve Hitit mitolojisine ait motiflerle süslenmiş heykellerle doluydu. Hititlerin mimari sanatında en dikkat çeken özelliklerden biri de anıtsal kapılardır. Alacahöyük ve Hattuşaş'ta bulunan anıtsal kapılar, Hititlerin gücünü ve büyüklüğünü vurgulamak için inşa edilmiştir. Bu kapılar, devasa taş bloklardan oluşan bir portal şeklindedir ve üzerlerinde Hitit tanrılarına adanmış kabartmalar bulunur. Kapılar, Hititlerin siyasi ve dini gücünü sembolize ederken, aynı zamanda ziyaretçileri Sonuç olarak, Hitit mimari sanatı, Anadolu tarihinde önemli bir yer tutar. Tapınakları, sarayları, anıtsal kapıları ve surlarıyla Hititlerin gücünü ve zenginliğini yansıtan bu eserler, aynı zamanda mühendislik becerileri ve estetik anlayışlarıyla da dikkat çeker. Hitit mimari sanatı, Anadolu'nun kültürel mirasının bir parçasıdır ve günümüzde arkeologlar ve tarihçiler tarafından büyük bir ilgiyle incelenmektedir.
- Kybele-Kibele Kimdir?
Kybele-Kibele: Bereketin Ana Tanrıçası İnsanlık tarihi boyunca, çeşitli kültürlerde tanrı ve tanrıçalar saygı görmüş ve tapınılmıştır. Bu tanrı ve tanrıçalar, doğanın ve evrenin farklı yönlerini temsil ederken, aynı zamanda insanların günlük yaşamlarında önemli bir rol oynamışlardır. Bu tanrıçalardan biri de Kybele-Kibele'dir. Kybele-Kibele, Anadolu kökenli bir tanrıça olup bereket, doğurganlık ve doğanın ana unsurlarını simgeler. Kybele-Kibele'nin kökenleri, antik dönem Anadolu'suna kadar uzanır. Hitit, Frig, Lidya ve Likya gibi farklı uygarlıklar, Kybele-Kibele'yi kendi inanç sistemlerine entegre etmişlerdir. İsmi, farklı kültürlerde farklı biçimlerde telaffuz edilse de, genel olarak "dağ tanrıçası" anlamına gelir. Kybele-Kibele, bereketin ve doğurganlığın sembolü olarak görülürken, aynı zamanda doğanın döngüsü, yaşamın kaynağı ve anaçlığın temsilcisi olarak da kabul edilir. Kybele-Kibele, genellikle zengin süslemelerle donatılmış bir taht üzerinde otururken tasvir edilir. Başında taç veya tacı bulunur ve ellerinde meyve, tahıl veya diğer doğal semboller tutar. Aynı zamanda aslanlarla ilişkilendirilir ve bazen onun yanında aslan heykelleri bulunur. Aslanlar, gücün ve kudretin sembolleridir ve Kybele-Kibele'nin doğanın gücünü temsil ettiğine inanılır. Kybele-Kibele Kimdir? Kybele-Kibele kültü, özellikle Roma İmparatorluğu döneminde yaygın bir şekilde benimsenmiştir. Roma İmparatoru Claudius döneminde, Kybele-Kibele'ye adanmış büyük bir tapınak olan Megalensia Tapınağı inşa edilmiştir. Bu tapınak, Kybele-Kibele'ye olan ibadetin merkezi haline gelmiştir ve her yıl düzenlenen büyük festivallerle kutlanmıştır. Kybele-Kibele kültü, doğal dünyanın gücünü ve yaşamın döngüsünü vurgulayarak, insanların doğaya olan bağını güçlendirir. Bereket ve doğurganlık tanrıçası olarak, tarım, hayvancılık ve doğal kaynaklarla ilişkili faaliyetlerde insanlara rehberlik eder. Aynı zamanda annelik, aile ve kadın gücünün sembolüdür. Kybele-Kibele Kimdir? Bugün bile, Kybele-Kibele kültü, bazı geleneksel Anadolu topluluklarında ve modern pagan gruplarda yaşamaktadır. Bu gruplar, doğaya olan saygılarını ve doğanın döngüsüne olan bağlılıklarını vurgulayarak, Kybele-Kibele'ye olan ibadetlerini sürdürmektedirler. Kybele-Kibele, bereketin ana tanrıçası olarak, insanların doğaya olan bağını hatırlatır ve doğal dünyanın değerini vurgular. Onun sembolik anlamı, günümüzde bile güçlüdür ve insanları doğayla uyum içinde yaşama ve çevreye duyarlı olma konusunda teşvik eder. Kybele-Kibele Kimdir? Kaynaklar: Kybele-Kibele Kimdir? Bonnefoy, Y. (1992). Roman and European Mythologies. University of Chicago Press. Rose, H. J. (1997). A Handbook of Greek Mythology. Routledge. Sacks, D. O. (1990). Encyclopedia of the Ancient Greek World. Facts on File. Wood, J. E. (1999). The Routledge Handbook of Greek Mythology: Based on H.J. Rose's "Handbook of Greek Mythology". Psychology Press.
- Atina Akademisi ya da Akademia
Giriş Antik Yunanistan, felsefe tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşadı. Bu dönemde birçok ünlü filozof ve düşünür, bilgelik arayışlarıyla tanındı. Bu filozoflar, düşüncelerini tartışmak, bilgiyi yaymak ve yeni nesilleri yetiştirmek için felsefe okulları kurdu. Bu okullardan en ünlülerinden biri, Atina Akademisi'dir. Atina Akademisi, Antik Yunanistan'ın bilgelik okulu olarak kabul edilir ve tarihte büyük bir etki bırakmıştır. Atina Akademisi'nin Kuruluşu ve Platon Atina Akademisi, M.Ö. 387 yılında ünlü filozof Platon tarafından kurulmuştur. Platon, Sokrates'in öğrencisi olmuş ve felsefede önemli bir rol oynamıştır. Atina Akademisi, Platon'un felsefi görüşlerini geliştirmek ve öğrencilere aktarmak amacıyla kurulmuştur. Okul, Akademos adlı bir kahramanın adını alarak "Atina Akademisi" olarak anılmıştır. Akademi'nin Amacı ve Eğitim Programı Atina Akademisi, felsefenin derinliklerine inmek, bilgiyi keşfetmek ve gerçeği aramak için bir ortam sağlamayı amaçlamıştır. Okulda matematik, astronomi, fizik, etik, siyaset, mantık ve retorik gibi çeşitli disiplinler üzerinde çalışılmıştır. Felsefe, Akademi'nin temel odak noktası olmuş ve öğrencilere bilgelik ve erdem üzerine düşünmeleri öğretilmiştir. Atina Akademisi ya da Akademia Akademi, disiplinlerarası bir yaklaşım benimsemiştir. Öğrenciler, farklı alanlardaki bilgileri birleştirerek sorunlara bütüncül bir şekilde yaklaşmayı öğrenmişlerdir. Platon'un düşünceleri ve öğretileri, okuldaki tartışma ve diyaloğun temelini oluşturmuştur. Öğrenciler, fikirleri sorgulamak, eleştirmek ve tartışmak için özgür bir ortamda yetiştirilmiştir. Atina Akademisi'nin Etkisi Atina Akademisi ya da Akademia Atina Akademisi, Antik Yunanistan'ın en saygın felsefe okullarından biri olmuş ve düşünce dünyasında derin bir etki bırakmıştır. Akademi, birçok ünlü filozofa ev sahipliği yapmış ve onların düşüncelerini yaymasını sağlamıştır. Platon'un öğrencilerinden biri olan Aristoteles, Akademi'de eğitim almış ve daha sonra kendi okulunu kurarak kendi felsefi sistemini oluşturmuştur. Atina Akademisi'nin etkisi sadece Antik Yunanistan ile sınırlı kalmamıştır. Akademi'nin felsefi düşünceleri, Orta Çağ ve Rönesans dönemlerinde de büyük bir etki yaratmıştır. Platon'un teorileri, Batı felsefesinin temel taşlarından biri haline gelmiş ve birçok filozofun düşüncelerini etkilemiştir. Sonuç Atina Akademisi ya da Akademia Atina Akademisi, Antik Yunanistan'ın en ünlü felsefe okullarından biridir ve bilgelik arayışının merkezi olmuştur. Platon'un kurduğu bu okul, felsefenin derinliklerine inmek, bilgiyi keşfetmek ve fikirleri tartışmak için bir ortam sağlamıştır. Atina Akademisi, düşünceleri ve öğretileriyle felsefe tarihinde büyük bir etki bırakmış ve birçok filozofun yetişmesine katkıda bulunmuştur. Günümüzde bile Atina Akademisi'nin mirası, felsefe ve bilgelik arayışıyla ilgilenenler için ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.
- Roma Circusları ve Mimari Özeliklleri
Antik Roma dönemi, inanılmaz mimari yapılarıyla tanınan bir dönemdir. Bu yapıların arasında öne çıkanlardan biri de Roma Circusesidir. Roma Circusesi, büyüleyici mimari tasarımlarıyla olağanüstü bir ihtişam sunan yerlerdir. Bu makalede, Roma Circusesinin mimari özelliklerini ve etkileyici yapılarını keşfedeceğiz. Roma Circusesi, antik Roma halkının eğlence ihtiyaçlarını karşılamak ve büyük gösteriler düzenlemek amacıyla inşa edilen önemli yapılar arasındadır. Genellikle dairesel veya oval bir plana sahip olan Circuses, geniş bir alanı kaplar ve binlerce insanı ağırlayacak kapasiteye sahiptir. Roma Circusları ve Mimari Özeliklleri Circus Maximus, Roma İmparatorluğu'nun en büyük ve en ünlü Circusesidir. Bu Circuses, yaklaşık 250.000 kişiyi ağırlayabilen geniş bir alana sahipti. Yarışların yapıldığı büyük bir alanın etrafında yer alan tribünler, seyircilere rahat bir oturma düzeni sağlamak için eğimli olarak inşa edilmiştir. Bu sayede, her seyircinin olayları en iyi şekilde izlemesi sağlanmıştır. Tribünlerin altında ise hizmet birimleri, depolama alanları ve geçitler bulunur. Circus Maximus'un en dikkat çeken özelliklerinden biri, orta düzlüktedir. "Spina" olarak adlandırılan bu uzun ve dar bölüm, yarışların merkez noktasını oluşturur. Spina üzerinde dekoratif heykeller, sütunlar ve diğer süslemeler yer alır. Aynı zamanda, yarışı izlemek için önemli bir nokta olarak işlev görür. İzleyiciler, yarışı daha yakından takip etmek ve yarışçıları desteklemek için bu alana odaklanır. Bir başka ünlü Roma Circusesi ise Circus Maximus'a yakın olan Circus of Nero'dur. Bu Circuses, Circus Maximus'a benzer bir plana sahip olsa da daha küçük bir ölçeğe sahiptir. Oval bir plana sahip olan Circus of Nero, çevresindeki tribünlerle çevrilidir ve etrafında dönerek seyircilere görsel bir şölen sunar. Circus Maximus ve Circus of Nero gibi Roma Circusesleri, taş ve tuğla gibi dayanıklı malzemelerden inşa edilmiştir. Bu yapılar, uzun yıllar boyunca ayakta kalmayı başarmış ve günümüze kadar izlerini taşımıştır. Taş işçiliği ve inşaat tekniklerinin ustalığı, Circusesin dayanıklılığını ve görsel çekiciliğini artırmıştır. Roma Circusesinin mimari tasarımı sadece büyüleyici yapılarıyla değil, dekoratif unsurlarıyla da dikkat çekmektedir. Spina üzerindeki heykeller, tribünlerin süslemeleri, sütunlar ve freskler, bu yapıların büyüleyici atmosferini tamamlamıştır. Taş işçiliği ve süslemelerde kullanılan detaylar, Roma Circusesinin görkemini ve ihtişamını vurgulamıştır. Sonuç olarak, Roma Circusesi, antik Roma'nın büyüleyici mimari yapılarından biridir. Dairesel veya oval planları, tribünlerin eğimli düzenleri ve dekoratif süslemeleriyle Circusesler, Roma İmparatorluğu'nun gücünü ve zenginliğini yansıtan büyüleyici yapılardır. Taşın dayanıklılığı ve mimarların ustalığı sayesinde, Circusesler uzun yıllar boyunca varlıklarını sürdürmüş ve tarihi birer anıt haline gelmiştir. Bugün, bu büyüleyici yapılar, Roma'nın zengin tarihine tanıklık eden ziyaretçileri cezbetmeye devam etmektedir.











